18 Ekim 2012 Perşembe

Kıçın Açık Kalması

       Ben de sana bugünkü rüyamı anlatayım madem;

       Birgün eve çok sarhoş geliyorum, ama midem acayip kötü. Tam uzanacakken birden içi boş kuş leşleri kusmaya başlıyorum, sonra da yorgunluktan o pis halimle yatıp annemin halıyı temizlemesini seyrediyorum.

       Sonraki gün dışarıdan eve gelirken kapının önünde telefon çalıyor, arayan kişi de annem. Açtığımda ise şunlara benzer bişeyler duyuyorum,
       
       - Bahadır, n'olur anlayışla karşıla, lütfen.
       - Ne diyorsun anne, anlamıyo... -

       Kapıyı açtıktan sonra gördüklerimle hayretler içinde kalıyorum. Her zaman girdiğim çıktığım o apartman girişi, birden kocaman geniş bir lobi olmuş, ve mermerle kaplıydı. Tam orada lisemdeki İngilizce hocalarımdan birini görüyorum; "Bahadır çabuk koş buraya gel!" diyor bana. İki adım ötedeki aşağı inen merdivenlerin orda üniversiteden iki arkadaşımı görüyorum, (hatta bi' tanesi gerçek hayatta şaşırmaya bile üşenen bir insandır) ki ikisi de üzüntülü. Ben "Noluyor" dedikçe aşağı iniyoruz ve tam aşağıda daha büyük bir lobi ve tam ortasında büyük bir kalabalık daire biçiminde dizilmiş, diz çöküp ağlıyorlardı. Az ilerliyorum ve gördüklerim karşısında ben de dizlerime düşmüş bi' ağlamaya başlıyorum. Annemin kafası kesilmiş, ve bir fok balığı heykelinin başı yerine konmuştu.

     "...
      ...
      Nasıl kıydılar sana anne?
      ...
      Neden yaptılar...
      ...
      Bana bir isim ver,
      BANA BİR İSİM VER,
      ANNEE!!!"

      Daha fazla dayanamayıp uyanmışım. Uykumda ağlamışım.
      Bunu anneme anlatamadım tabii. Sıkıca sarılabildim anca.
      Ve son olarak eksik kalan sözü tamamlamak isterim
      "... in aqua sanitas."
      ...
      Sanırım alkolü bırakmalıyım. 

14 Şubat 2012 Salı

Boşluklaşma (Prolog)

Bu başlık aslında bir hikaye serisine ait olacaktı, sanırım fikir fakirliğime suç atacağım.

Herhangi bir unutulmuş diyardaki sıradan bir köylü hayatı geçirmiş, sonra da dış dünyaya merakından dolayı evinden kopmuş bir maceracı gibi görürüm kendimi bazen. Her türlü anı yaşamak mübahtır benim için. Asıl görevim ulaşılamayanlara el atmak, ve bu kısır döngüyü devam ettirmek. Fakat bir günden bir güne bu olayın bitişini düşünmedim çünkü hep kendimi kandırdım "Anın sınırı yoktur, ulaşılacak çok şey vardır ki bunlara ömür yetmez" diye. Üstelik "hiç bir anı tekrarlı bir şekilde yaşama" olgusunu da katmamıştım ki bu da daha fazla zaman isteyen bişey. Ama oldu tabii, günden güne daha da merak ettiğimiz, neler dönüyor oralarda diye kendimize sorduğumuz ve yer yer incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle köpürmemiz, yer yer de ihtimali pi sayısının sonunun bulunması ihtimaline eşdeğer olaylarla kendimizi tatmin etmemiz birbirini kovaladı.

Yolculuklarımın birinde aynı yol üzerinden geçen bir karavan gördüm. Karavanın çalışanları eli açık biri gibi görünüyordu.

- Su veya yiyecek ister misin yolcu?
- Teşekkürler.
- Peki şu nehirin yanındaki mermer zemine düşmeye ne dersin?

Tabii ki de düşmeyi seçtim.

Yörenin insanları olmalarına rağmen konuşma ve davranış biçimleri biraz daha kendilerine özgüydü. Sıradışı espri anlayışları vardı. Bunun yanında bazen kendilerine karşı bile çekimser davranabiliyorlardı.

Bana buradan daha uzak bir şehire önemli bir "şey" götürdüklerini söylediler. Önemlinin üzerine vurgu yaptığı için çok da fazla üstelemek istememiştim. Sonrasında da aceleleri olduğunu ve molalarının bittiğini söylediler. Tam o anda bindikleri o koca devenin üzerindeki küçük kulübede bir ışık hareketi sezinledim. Ama o kadar anlıktı ki o an onun hayal gücümün bir örneği olduğunu düşünmüştüm. Sonrasında onlarla vedalaşıp geçici işim olan kabak toplamak için tarlaya doğru yola çıktım.

O gün benimle birlikte sadece 4 kişinin nöbet tutacağını söylediklerinde anlık kaçış planımın suya düşeceğini anladım.

- Hikaye mikaye yok alın size spoiler: sonu bok bi yere çıkıyor.